12345678910



1 Mayıs’ta kaç suç birden işlendi?

Temel bir hak olan, 1982 Anayasının –bile- güvencesi altında olan “ÖNCEDEN İZİN ALMAKSIZIN silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü” hakkının “izin” dayatmasıyla kullanılamaz hale getirilişini mi saysak?

İsteyen filan olmadığı halde, durduk yerde “1 Mayıs’ı bayram mı ilan etsek?” diye yola çıkıp ardından “Yok, olmaz, anma günü olsun” diye karar almanın garipliğine mi şaşsak?

Sanki “Sendikalar Taksim’de ısrar etsin, inatlaşma olsun ve Devlet de işi gurur meselesi yapabilsin” dercesine yapılan “Ben baş’ım, sen ayak’sın, haddini bil” gibisinden tahriklere mi kapılsak?

Vali ve Emniyet Müdürünün polis vahşetine yeşil ışık yakan sözlerine mi sinirlensek, Adalet Bakanının “Devlete meydan okunmaz” sözleriyle herkesi daha beter tahrik edişine mi?

Yoksa “orantılı güç” sözlerini ciddiye alıp “İyi de, yerde oturan insanlara su sıkmanın, binanın içine, hatta hastaneye gaz bombası atmanın neresi orantılı?” diye saf sorular mı sorsak?

Hayır, kafamı bambaşka sorular –kurcalamıyor- adeta matkap gibi deliyor:

1. Devletin her kesiminden süreli saldırılarla yıldırılan, Yargıdan –hukuğu hiç mi hiç umursamayan- darbeler yiyen, tepesinde Demokles’in kılıcı gibi “kapatılma tehdidi” sallanan, giderek ağırlaşan ekonomik sorunlara çıkış yolu olarak “Avrupa Birliği”ne yönelmeyi seçen bir iktidar ne yapar? Yeni kavgalar ve karşıtlar mı yaratmaya çalışır, yoksa içte ve dışta başka parti ve sosyal gruplarla iyi geçinmeye ve ittifaklar kurmaya mı çalışır?

2. Öyleyse ne demeye “DTP’lilerin elini sıkmam” tavrına girdi? (Valiler de DTP milletvekillerine aynı saygısızlığı tekrarlamak cesaretini böyle buldular. Birkaç gün önce Adapazarında, polisin gözleri önünde –hatta katkısıyla- az kalsın ikinci bir Sivas yaşanıyordu. Bakalım ne kadar ciddi soruşturulacak?)

3. Öyleyse ne demeye, 1 Mayıs’ı bayram ilan edip etmemeyi -durduk yerde- önce gündeme alıp sonra reddederek, bu fırsatta işçilere de bir güzel “ayak” diyerek onları da karşısına aldı? Neden “işçi = düşman” eğitiminden geçirilerek nefretle yoğrulmuş polisleri üstlerine saldırtıp onların da kalbine kin tohumları saçtı?

Bir parti, kendi çıkarlarına bu kadar ters düşecek işleri nasıl olup da yapabiliyor?

Yoksa bu işte akılcı mantık yürütmek mi hata? Yoksa tavuk mu bilmiyor bizim bildiğimizi?

(Fıkrayı bilenler, sayfanın altındaki “Yazının Devamı” düğmesini tıklayarak atlayabilirler)

Acı bir fıkra:

Genç akıl doktoru, ilk işine başladığı Bakırköy’de kendini göstermek için fırsat arıyormuş. Hastalar arasında birisi ilgisini çekmiş. Orta yaşlı, iyi bir eğitim gördüğü her halinden belli olan, üstelik hoşsohbet bir adamcağız. Hiç de hastaya benzemiyor.

“ Nesi var bunun, ne arıyor burda?“ diye sormuş.
“ Haa, o mu?” demişler. “O, kendini arpa tanesi sanır”

Gerçekten de her haliyle aklı başında olan bu adam, konu bu noktaya gelince takılıyor ve kendini ciddi ciddi “arpa tanesi” sanıyormuş. Genç doktor, aradığı fırsatı bulmanın sevinciyle dört elle işe sarılmış.

Tam bir yıl uğraşmış. Anasından emdiği süt burnundan gelmiş, ama sonunda hastayı iyileştirmeyi başarmış. Adamcağız arpa tanesi olmadığına kani olmuş. Hastaneden taburcu olması için gereken heyet muayenesi de gayet başarılı geçmiş.
“Hiç insan arpa tanesi olabilir mi? Öyle bir halusinasyondu işte. Sağolsun, doktor bey beni kurtardı. Artık tavuk yemi olmadığımı biliyorum. Kendisine şükran borçluyum”.

Tam iş bitecekken başka bir doktorun aklına bir cinlik gelmiş.
“Madem öyle, getirin bakalım bir tavuk” demesiyle bizimki kıpkırmızı olmuş, eli atağı titremeye başlamış:
“Allah rızası için yapmayın, acıyın bana” diye yalvarmaya başlamış.
“Yahu hani sen arpa tanesi yemi olmadığını biliyordun artık?”
Adam hala yalvar yakar:
“Tamam, ben biliyorum, ama acaba tavuk bunun farkında mı?”